5 Eylül 2025 Cuma

Yeniden Serisi -2- Eleştiriden Öteye

 



















Eleştiriden Öteye

21. yüzyılın ilk çeyreğini yaşıyoruz ya da da bu çağdan geçiyoruz, onu deneyimliyoruz. Artık psikologlar, spiritüeller nasıl tanımlıyorsa… Değişen fikir akımlarından, gelişen teknolojiden herkes payını alıyor. Bundan tamamen kaçmak isteseniz dağ başına çıkmanız gerekir diyeceğim ama orada bile tepenizde uçan bir drone görebilirsiniz. En iyisi -klasik tabirle- pergel gibi bir ayağımızı sabit tutup diğer ayağımızla gezinerek “Burada neler oluyor?” diye bakmak ve doğrularımızla çelişmediği sürece kendimizi güncellemek.

Peki ya bunu herkes yapamıyorsa? Değişimin içinde fazlaca savruluyor ve bocalıyorsa?

Kuşak fark etmeksizin tesettürden çıkan influencerlar, dini bir görüşün temsilcisi iken artık eskisi kadar muhafazakâr bakmadığını açıklayan hocalar, hassasiyetlerinin azaldığını söyleyen yakınlarımız… Onlara karşı tavrımız nasıl olmalı?

“‘Şunu gördün mü? WhatsApp profilini değiştirmiş, Instagram’da kapalı fotoğraflarını da kaldırmış. Ne kadar ayıp!” Muhafazakâr bir çevrede yaşıyorsanız özellikle X ve Y kuşağından buna benzer cümleler duymuşsunuzdur.

Öncelikle kimsenin kararını destekleme ya da yargılama sorumluluğuna sahip değilim. Sadece birkaç noktaya işaret etmek ve bizim tavrımızı şekillendirecek bir çerçeve çizmek istiyorum.

Etrafımızda olup bitenlere gerçekten ne kadar üzülüyoruz? Üzülüyorsak ne kadar samimiyiz? Yoksa “Bak o açıldı, ben açılmadım, ondan daha iyiyim” kafası mı bu? Peki gerçekten üzülüyorsak, o kişi açıldıktan ya da görüşünü değiştirdikten sonra ne yaptık? Arayıp “Böyle bir şey gördüm, nasılsın? Konuşmak istediğin bir şey var mı, birlikte kafa yorabiliriz” deme cesaretini gösterdik mi?

 

Unutmayalım ki ortalama 70 yıllık ömrümüzün sadece bir kesitini görüyoruz. Bahsi geçen insanların da hayatının sadece bir kesitine şahit oluyoruz. Neler yaşayacağımızı, nasıl buhranlardan geçeceğimizi bilmiyoruz. Belki o kişi yanlışından döner ve bizden çok daha iyi bir şekilde emaneti teslim eder. Ama o kınamanın bizi nelere sevk edeceğini, bir sözümüzle kendimize nasıl zulmedeceğimizi bilemeyiz. Sahabe dediğimiz kişiler de Hz. Muhammed (as)’a peygamberlik geldiği anda topluca iman etmedi; kimi hemen inandı, kimi sonradan mutmain oldu. Çünkü verilmiş bir mühlet var. Kur’an-ı Kerimde rızkın garantisi verilmiş ancak imanın garantisi verilmemişken nasıl olur da başkaları hakkında bu kadar büyük laflar edebiliriz?

Hiçbir zaman imtihanların kişisel olduğunu düşünmedim. Evet, kişinin kendi üzerine düşen bir sorumluluğu var ama ebeveynin büyük konuşmaları da çocuğun hayatına sirayet edebilir. Bu konuda anne babalara da önemli bir görev düşüyor. Hele ki Tirmizî’den şu rivayet akılda tutulmalı: “Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz.”

Hoşumuza gitmeyen bir duruma şahit olduğumuzda hayret makamına çekilelim ve muhatabı için: “Allah’ım, ona da bana da hidayet ve selamet ver.” diye dua edelim. Çünkü o duruma bizim nasıl tepki verdiğimiz de bizim imtihanımızdır.

İslama göre bazı yasakların cezası ağırdır çünkü toplumu zedeleme riski vardır, bazı yasaklar ise daha bireyseldir. O halde neden bireysel günahları konuşmaktan bu kadar memnuniyet duyuyoruz? Unutmayalım, günahı işleyenin şahsiyetine değil; sadece günaha kızabiliriz. Günahkar da olsa o kişi yine bizim din kardeşimizdir.

Her ibadetin kendine has bir zorluğu vardır. Ayrıca hangi ibadetin kula daha ağır geleceği kişiden kişiye değişir. Kimisi abdest almaya üşenir, kimisi boğazına düşkün olduğundan orucu zor tutar, kimisi dış görünüşe önem verir ve tesettürü ağır bulur. Bu yüzden hesaplar da biriciktir. Zaaflarımız olmasına rağmen üzerine giderek gerçekleştirdiğimiz ibadetlerin ibadetlerin ayrı bir değeri vardır. Aynı ibadeti yapıyor görünsek de, birimizin çabası diğerinden daha kıymetli sayılabilir.  

Bu duruma Nebevi bir perspektiften bakacak olursak Peygamber Efendimiz (sav), derde düşen birini gören kimsenin şu duayı okumasını tavsiye etmiştir: “Sana verdiği beladan bana afiyet veren ve beni yarattıklarından birçoğuna karşı üstün kılan Allah’a hamd olsun.”

Sonuç olarak kınamayalım, yıkıcı eleştiri yapmayalım, dua edelim. Elimizden geldiğince insanların imanlarını korumalarına, gereklerini yerine getirebilmelerine yardım edelim. Tebliğimizi sadece dilimizle değil, hâlimizle de yapalım.

/Gülce

 

 

 

3 Eylül 2025 Çarşamba

Yeniden Serisi -1- İhlâs: Kalbin Sırrı, Amelin Ruhu



 İhlâs: Kalbin Sırrı, Amelin Ruhu


İhlâs… Sözün özü, amelin cevheri, kalbin Rabbine açılan en saf kapısı. İnsanın bütün varlığını, hiçbir gölge düşmeden Allah’a yöneltmesi. O öyle bir sırdır ki, melekler bile defterlere yazarken tam anlamını kavrayamaz; çünkü ihlâs, kalbin Rabbine fısıldadığı, yalnız O’nun işittiği bir niyettir.


Hal ilminde ihlâs, insanın iç âlemindeki berraklıktır. Niyetin gölgesiz kalması, amelin alkışa susamaması, gönlün rızayı Rabbânîden başka bir şey istememesidir. İhlâs, nefsin görünmez zincirlerini kırar; insanı insanlığın en saf hâline ulaştırır. İnsanın yüzünde huzurun izini, dilinde hikmetin sesini, hâlinde tevazunun inceliğini taşır.


İslâmî ilimlerin penceresinden bakıldığında ihlâs, imanın kemâli ve amelin kabul şartıdır. Kur’ân, “Hâlis olarak yalnız O’na kulluk et” (Zümer, 2) buyurur. Resûlullah ﷺ, ihlâsı “Allah için sevmek, Allah için buğzetmek, Allah için vermek ve Allah için esirgemek” olarak tarif eder. Çünkü ihlâs, amelleri altın yapan gizli mihenk taşıdır. Altın gibi parlayan bir amel, eğer ihlâssızsa, değersiz bir bakırdan farksızdır.


İhlâs, insanın kalbini dünya pazarından alıp âhiret semasına taşır. İnsan, yaptığı iyilikte sadece Rabbinin görmesini istediğinde, işte o an meleklerin gıpta ettiği bir hâl yaşanır. O hâl ki, insanı insanların beğenisinden, övgüsünden, hatta kendi nefsinin alkışından bile uzaklaştırır. Çünkü bilir ki, övgü de yergi de gelip geçicidir; baki olan yalnız Allah’ın rızasıdır.


Bu sebeple ihlâs, sadece bir fazilet değil; insanın varlık sebebine en yakın durduğu yerdir. Hal ehli der ki: “İhlâs, kul ile Allah arasında öyle bir sırdır ki, onu ne şeytan bozabilir ne melek yazar.” İşte bu yüzden ihlâs, insanın kalbine yerleştiğinde, tüm hayatı berrak bir nehre dönüşür; sözleri berrak akar, amelleri berrak yükselir, yüzü berrak tebessüm eder.

Ve insan, ihlâsın gölgesinde yürüdüğünde insanlığın en yüce makamına çıkar: Sadece Allah’a kul olmak…


/Asfa Akmer

Yeniden Serisi -2- Eleştiriden Öteye

  Eleştiriden Öteye 21. yüzyılın ilk çeyreğini yaşıyoruz ya da da bu çağdan geçiyoruz, onu deneyimliyoruz. Artık psikologlar, spiritüeller...