5 Eylül 2025 Cuma

Yeniden Serisi -2- Eleştiriden Öteye

 



















Eleştiriden Öteye

21. yüzyılın ilk çeyreğini yaşıyoruz ya da da bu çağdan geçiyoruz, onu deneyimliyoruz. Artık psikologlar, spiritüeller nasıl tanımlıyorsa… Değişen fikir akımlarından, gelişen teknolojiden herkes payını alıyor. Bundan tamamen kaçmak isteseniz dağ başına çıkmanız gerekir diyeceğim ama orada bile tepenizde uçan bir drone görebilirsiniz. En iyisi -klasik tabirle- pergel gibi bir ayağımızı sabit tutup diğer ayağımızla gezinerek “Burada neler oluyor?” diye bakmak ve doğrularımızla çelişmediği sürece kendimizi güncellemek.

Peki ya bunu herkes yapamıyorsa? Değişimin içinde fazlaca savruluyor ve bocalıyorsa?

Kuşak fark etmeksizin tesettürden çıkan influencerlar, dini bir görüşün temsilcisi iken artık eskisi kadar muhafazakâr bakmadığını açıklayan hocalar, hassasiyetlerinin azaldığını söyleyen yakınlarımız… Onlara karşı tavrımız nasıl olmalı?

“‘Şunu gördün mü? WhatsApp profilini değiştirmiş, Instagram’da kapalı fotoğraflarını da kaldırmış. Ne kadar ayıp!” Muhafazakâr bir çevrede yaşıyorsanız özellikle X ve Y kuşağından buna benzer cümleler duymuşsunuzdur.

Öncelikle kimsenin kararını destekleme ya da yargılama sorumluluğuna sahip değilim. Sadece birkaç noktaya işaret etmek ve bizim tavrımızı şekillendirecek bir çerçeve çizmek istiyorum.

Etrafımızda olup bitenlere gerçekten ne kadar üzülüyoruz? Üzülüyorsak ne kadar samimiyiz? Yoksa “Bak o açıldı, ben açılmadım, ondan daha iyiyim” kafası mı bu? Peki gerçekten üzülüyorsak, o kişi açıldıktan ya da görüşünü değiştirdikten sonra ne yaptık? Arayıp “Böyle bir şey gördüm, nasılsın? Konuşmak istediğin bir şey var mı, birlikte kafa yorabiliriz” deme cesaretini gösterdik mi?

 

Unutmayalım ki ortalama 70 yıllık ömrümüzün sadece bir kesitini görüyoruz. Bahsi geçen insanların da hayatının sadece bir kesitine şahit oluyoruz. Neler yaşayacağımızı, nasıl buhranlardan geçeceğimizi bilmiyoruz. Belki o kişi yanlışından döner ve bizden çok daha iyi bir şekilde emaneti teslim eder. Ama o kınamanın bizi nelere sevk edeceğini, bir sözümüzle kendimize nasıl zulmedeceğimizi bilemeyiz. Sahabe dediğimiz kişiler de Hz. Muhammed (as)’a peygamberlik geldiği anda topluca iman etmedi; kimi hemen inandı, kimi sonradan mutmain oldu. Çünkü verilmiş bir mühlet var. Kur’an-ı Kerimde rızkın garantisi verilmiş ancak imanın garantisi verilmemişken nasıl olur da başkaları hakkında bu kadar büyük laflar edebiliriz?

Hiçbir zaman imtihanların kişisel olduğunu düşünmedim. Evet, kişinin kendi üzerine düşen bir sorumluluğu var ama ebeveynin büyük konuşmaları da çocuğun hayatına sirayet edebilir. Bu konuda anne babalara da önemli bir görev düşüyor. Hele ki Tirmizî’den şu rivayet akılda tutulmalı: “Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz.”

Hoşumuza gitmeyen bir duruma şahit olduğumuzda hayret makamına çekilelim ve muhatabı için: “Allah’ım, ona da bana da hidayet ve selamet ver.” diye dua edelim. Çünkü o duruma bizim nasıl tepki verdiğimiz de bizim imtihanımızdır.

İslama göre bazı yasakların cezası ağırdır çünkü toplumu zedeleme riski vardır, bazı yasaklar ise daha bireyseldir. O halde neden bireysel günahları konuşmaktan bu kadar memnuniyet duyuyoruz? Unutmayalım, günahı işleyenin şahsiyetine değil; sadece günaha kızabiliriz. Günahkar da olsa o kişi yine bizim din kardeşimizdir.

Her ibadetin kendine has bir zorluğu vardır. Ayrıca hangi ibadetin kula daha ağır geleceği kişiden kişiye değişir. Kimisi abdest almaya üşenir, kimisi boğazına düşkün olduğundan orucu zor tutar, kimisi dış görünüşe önem verir ve tesettürü ağır bulur. Bu yüzden hesaplar da biriciktir. Zaaflarımız olmasına rağmen üzerine giderek gerçekleştirdiğimiz ibadetlerin ibadetlerin ayrı bir değeri vardır. Aynı ibadeti yapıyor görünsek de, birimizin çabası diğerinden daha kıymetli sayılabilir.  

Bu duruma Nebevi bir perspektiften bakacak olursak Peygamber Efendimiz (sav), derde düşen birini gören kimsenin şu duayı okumasını tavsiye etmiştir: “Sana verdiği beladan bana afiyet veren ve beni yarattıklarından birçoğuna karşı üstün kılan Allah’a hamd olsun.”

Sonuç olarak kınamayalım, yıkıcı eleştiri yapmayalım, dua edelim. Elimizden geldiğince insanların imanlarını korumalarına, gereklerini yerine getirebilmelerine yardım edelim. Tebliğimizi sadece dilimizle değil, hâlimizle de yapalım.

/Gülce

 

 

 

3 Eylül 2025 Çarşamba

Yeniden Serisi -1- İhlâs: Kalbin Sırrı, Amelin Ruhu



 İhlâs: Kalbin Sırrı, Amelin Ruhu


İhlâs… Sözün özü, amelin cevheri, kalbin Rabbine açılan en saf kapısı. İnsanın bütün varlığını, hiçbir gölge düşmeden Allah’a yöneltmesi. O öyle bir sırdır ki, melekler bile defterlere yazarken tam anlamını kavrayamaz; çünkü ihlâs, kalbin Rabbine fısıldadığı, yalnız O’nun işittiği bir niyettir.


Hal ilminde ihlâs, insanın iç âlemindeki berraklıktır. Niyetin gölgesiz kalması, amelin alkışa susamaması, gönlün rızayı Rabbânîden başka bir şey istememesidir. İhlâs, nefsin görünmez zincirlerini kırar; insanı insanlığın en saf hâline ulaştırır. İnsanın yüzünde huzurun izini, dilinde hikmetin sesini, hâlinde tevazunun inceliğini taşır.


İslâmî ilimlerin penceresinden bakıldığında ihlâs, imanın kemâli ve amelin kabul şartıdır. Kur’ân, “Hâlis olarak yalnız O’na kulluk et” (Zümer, 2) buyurur. Resûlullah ﷺ, ihlâsı “Allah için sevmek, Allah için buğzetmek, Allah için vermek ve Allah için esirgemek” olarak tarif eder. Çünkü ihlâs, amelleri altın yapan gizli mihenk taşıdır. Altın gibi parlayan bir amel, eğer ihlâssızsa, değersiz bir bakırdan farksızdır.


İhlâs, insanın kalbini dünya pazarından alıp âhiret semasına taşır. İnsan, yaptığı iyilikte sadece Rabbinin görmesini istediğinde, işte o an meleklerin gıpta ettiği bir hâl yaşanır. O hâl ki, insanı insanların beğenisinden, övgüsünden, hatta kendi nefsinin alkışından bile uzaklaştırır. Çünkü bilir ki, övgü de yergi de gelip geçicidir; baki olan yalnız Allah’ın rızasıdır.


Bu sebeple ihlâs, sadece bir fazilet değil; insanın varlık sebebine en yakın durduğu yerdir. Hal ehli der ki: “İhlâs, kul ile Allah arasında öyle bir sırdır ki, onu ne şeytan bozabilir ne melek yazar.” İşte bu yüzden ihlâs, insanın kalbine yerleştiğinde, tüm hayatı berrak bir nehre dönüşür; sözleri berrak akar, amelleri berrak yükselir, yüzü berrak tebessüm eder.

Ve insan, ihlâsın gölgesinde yürüdüğünde insanlığın en yüce makamına çıkar: Sadece Allah’a kul olmak…


/Asfa Akmer

8 Ocak 2025 Çarşamba

Burak'a Uzanan Yol Serisi -2- Kilit Nokta Beğenme

"Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek ve Allah için nefret etmektir.” [1]
Selam olsun Allah için seven ve Allah için buğzedenlere! Allah da bizi o zümreden kılsın. 

Kalem tuttuktan sonra yazmadan geri kalmak doğru gelmedi yüreklere. Okuyarak, yazarak, konuşarak, hiç de bir şey yapamıyorsak buğzederek genelde İslam'ın davasına, özelde İslam'ın kaideleri gereği bizi ilgilendiren davalara destek olmalı. Kimin elinden ne geliyorsa az da olsa yapmalı. Şeytan aldatır senin bu yaptığın azıcık şey işe yaramaz, diye. İnsanlar da farkında olmadan onların sözleri ile gelir karşımıza. Biz de karınca misali tarafımız belli olur en azından, deriz. Taraf olmak lazım. Zulme sessiz kalıp zulmü yapan gibi olamayız çünkü. İmanın en alt seviyesinin kötülük karşısında buğzetmek, nefret etmek olduğunu ifade eder Peygamber Efendimiz aleyhisselatü vesselam. Kalbimizin neyi beğenip, özendiğine dikkat etmeliyiz. Kilit nokta beğenme. Bizler neyi beğeniyorsak ondan ibaretiz. Kişi önce özeniyor, sonra beğeniyor, sonra da benziyor. Yanlış bir şeyi, kişiyi beğendiğimiz anda kalbimizin kontrolünü burda kaybediyoruz. O yüzden bir kötülük görüldüğünde kalben buğzedilmeli mutlaka. Kötü şeylere karşı daima öfkemizi canlı tutmalı. Bir konuda yanlış bir yola girildiğinde dönüp geriye bakmalı. O yolun başlangıcında farkında olarak veya olmayarak yanlış yola bir özenme, beğenme ile başlanılmıştır. Rümeysa Küçük Koyuncu hocamız bu şekilde ifade etmişti. Beni de çok etkilemişti bu bakış açısı. Demek buğzetmek bu yüzden önemliymiş. Nefret edip uzak durmazsak o kötü eylemden, kalbimizde bir beğeni oluşursa kalbimizin kontrolünü kaybetme riski ile karşılaşıyoruz. Hemen öfkemizi canlandırıp kontrolü geri ele almalı. Kalbimizin kontrolünü kaybedersek ne kalır ki elimizde...Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Bana kendi sevgini ve senin yanında sevgisi bana fayda verecek kimsenin sevgisini ver.” [2]

Gazze... Dünyadaki tüm ülkeleri bilmeyen insanların öğrendiği şehir... Ondan haberi olmayan pek az insan kalmıştır. Ama yüreğine inmeyen insan sayısı daha fazla sanırım. Dualarımız Gazze'ye, boykotumuz siyonizme olmalı değil miydi? Bu zulüm artık insanlık davasına dönmemiş miydi? İnsanlıktan nasibini almamış vicdansızlar ancak bu zulme devam edebilirdi. Allah'ım onları bir daha, bir daha yak diye yürek sızlar. Gazze'deki kardeşlerimize bir an önce kurtuluş ihsan eyle diye yürek dua eder. Tamam buğzettik, taraf olmaya niyet ettik. O zaman boykotu da gündemimizden, gönlümüzden düşürmemeliyiz. Bize kazık atan bir esnaftan bir daha alışveriş yapar mıyız? O kişiyi bir daha görmek ister miyiz? Onun dükkanın önünden bile geçmek istemeyiz değil mi. İnsanın gönlü istemez. İşte boykot gönül meselesi. Vicdan meselesi. Şuanda biz ve sevdiklerimiz rahat yataklarda uyurken farklı topraklardaki insanların şuanda cesetleri paramparça oluyor. İnsanlar sevdiklerini parçalarından tanıyıp, parçalarını poşete toplamaya çalışıyorlar. Ölülerini bile istedikleri gibi defnedemiyorlar. Benim bir mağazadan bir ürünü almamam onun şirketini batırmaz ki, benim yaptığım bu boykot ne işe yarar ki? Hem tüm ürünlerde nasıl dikkat edeceğim? Her şeyde var şu siyonizm zıkkımı. İlla bulaşacağım yani... 
Hani dedik ya gönül meselesi. Size kazık atan dükkandan alışveriş yaptırmayan gönlünüz mümin kardeşlerinizi parçalayanlara ulu orta destek verenlerden fersah fersah uzak olmalı. Elinden ne geliyorsa az demeden yapmalı. Kelebek etkisini unutmamalı... Kaldı ki boykotun etkileri resmi şekilde görülüyor artık. Boykot vesilesi ile kapanan birçok işyeri var. O yüzden boykotun anlamı yok demek artık kendi nefsimizin kolay bir bahanesi oluyor.

Evet şikayet etmek konforlu ama iyileşmek zahmetlidir. Ama Rabbimiz bize diyor ki; " Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Asıl hayat ahiret yurdundaki hayattır. Keşke bilseler!" [3] Asıl hayatımız için verdiğimiz tüm emekler çok değerli. Mahşerde çok ihtiyacımız olacak... 

Mehmet Akif Ersoy ile yazımızı sırlayalım;
"Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez,
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez."

/Müberra

KAYNAKÇA 
[1]Ebu Davud, Sünnet, 2 [4599]
[2]Tirmizî, Deavât, 73
[3] Ankebut-64


3 Ocak 2025 Cuma

Hanım Sahabelerimiz Serisi -5- Hz. Esma bint Ebubekir ve Mücadele Ruhu


Hz. Esma bint Ebubekir ve Mücadeleci Ruhunun Örneği

Hz. Esma bint Ebubekir, İslam tarihinde sabrı, cesareti ve mücadeleci ruhuyla tanınan önemli bir kadındır. Mekke’nin önde gelen ailelerinden birinde dünyaya gelen Esma, Hz. Ebubekir’in kızı, Hz. Aişe’nin ise ablasıdır. Hayatı boyunca İslam davasına hizmet etmiş, Hz. Peygamber’in ve ailesinin yanında yer almıştır.

Hicretteki Rolü

Hz. Esma’nın en bilinen kahramanlıklarından biri, Hz. Peygamber’in ve babası Hz. Ebubekir’in Mekke’den Medine’ye hicreti sırasında üstlendiği görevdir. Peygamberimiz ve Hz. Ebubekir, Sevr Mağarası'nda saklanırken Esma, onlara gece vakti gizlice erzak taşımış ve tehlikelere rağmen bu görevi kararlılıkla yerine getirmiştir. Bu cesareti nedeniyle ona “Zâtü’n-Nitâkayn” (İki Kuşaklı Kadın) unvanı verilmiştir. Çünkü erzakları bağlamak için kuşağını ikiye bölerek kullanmıştır.

Mücadeleci Bir Kadın

Hz. Esma, sadece hicrette değil, hayatının birçok döneminde zorluklara göğüs germiştir. Eşi Zübeyr bin Avvam ile oldukça mütevazı bir hayat yaşamış, zor şartlar altında dahi sabır ve tevekkül göstermiştir. Hz. Peygamber’in vefatından sonra oğlu Abdullah bin Zübeyr’in Emevîler’e karşı verdiği mücadelede onu cesaretlendirmiş, zulüm karşısında dimdik duran bir anne örneği sergilemiştir. Oğlunun şehit edilmesinden sonra bile metanetini korumuş, mücadeleci ruhundan ödün vermemiştir.

Mücadele ve Kadının Yeri

Hz. Esma’nın hayatı, kadınların İslam’daki güçlü ve onurlu duruşunun bir örneğidir. O, hem bir evlat, hem bir eş, hem bir anne olarak farklı roller üstlenmiş ve her birinde sabır, cesaret ve kararlılığıyla örnek olmuştur. Hz. Esma, İslam’da kadının yalnızca bir ev içi figür olmadığını, gerektiğinde toplumun en kritik anlarında önemli roller üstlenebileceğini kanıtlamıştır.

Dersler ve İlham

Hz. Esma’nın hayatı, sabrın ve direnişin ne kadar değerli olduğunu bizlere öğretir. Onun hikâyesi, modern dünyada da karşılaştığımız zorluklara karşı dimdik durmamız gerektiğini hatırlatır. Bugün, Hz. Esma gibi kadınların cesaret ve inanç dolu mücadelelerinden ilham alarak daha adil ve onurlu bir dünya için çaba göstermeliyiz.

Hz. Esma bint Ebubekir, sadece İslam tarihi açısından değil, insanlık tarihi açısından da mücadelenin ve azmin sembollerinden biridir. Onun hikâyesi, cesur yüreklerin her zaman iz bırakacağını kanıtlar.

/Hüma Asaf 

28 Aralık 2024 Cumartesi

Burak'a Uzanan El Serisi -1- İz


Kütüphanenin merdivenlerini miskin miskin indi. 

Kahve içmeye gideceği yer çok uzak geldi gözüne. Sınava az kaldı, mecburum diye düşündü. Kahve içmeye mecburum. Dinç kalmaya, ders çalışmaya, okulu bitirmeye mecburum. 

Kuru yapraklara bastıkça yükselen hışırtı hoşuna gitti. Sonbahar o kadar da kötü bir mevsim değildi aslında. Her sonbaharda ders çalışmak zorunda kalmasa sevebilirdi bile. Elini cebinden çıkardı, ısınmıştı. Yolu uzatıp havanın tadını çıkarmaya karar verdi. Sünnettir dedi, sağdaki yoldan yürüme kararı aldı. 

Burası dar bir sokaktı. Kaldırım taşları bordonun tonlarında, duvarlar taba ve ağaç yaprakları sarıydı. Renk uyumu gözlerini kamaştırdı. Soldaki sıralı binalar çok katlı değildi, mülayim bir görüntü sergiliyorlardı. Burada ne güzel yaşanır diye geçirdi içinden. 

Sokağın sonuna geldiğinde her yaştan insanın  bulunduğu bir topluluğa rast geldi. 

Topluluk ilginç gözüküyordu. Öyle ki yürümeyi bırakmış, yolun ortasında durmuş öylece onları seyrettiğini bir süre sonra fark etti. 

Başta bir cenaze olduğunu düşündü. Bazı yüzler ağlamaklıydı. Bazılarının gözleri dolmuştu ancak yüzlerinde tebessüm de vardı. 

Sonra acil bir durum olduğunu, birinin bayıldığını sandı. Fakat bu fikirden uzaklaşması da çok zaman almadı. Acele eden insanlar hızlı hızlı konuşup ellerindeki kağıtlara bakıyor, sonra gülümseyip bir asker edasıyla hızlı adımlarla uzaklaşıyorlardı. 

Kendisi de fikrindeki tezatlığa şaşırsa da, şu anda burada bir kutlama olmalı diye düşündü. Zira gözlerinin içine ulaşan gülüşleriyle birbirine sarılan insanlar görüyordu. 

Merakına yenik düştü ve köşede sindiği yerden mahcup adımlarla çıktı, insanların arasına karıştı. Yeşil gözlü bir kadınla göz göze geldi. Selam verdi. 

Kadın onu yıllardır tanıyormuşçasına bir samimiyetle selamını aldı. Ardından “Hoş geldiniz,” dedi, “Gazze'ye destek amaçlı hazırladığımız el işi ürünlerimize göz atmak ister misiniz?” 

Gülümsedi.  

Tabii ya... Hüzün, umut, aksiyon, tebessüm, samimiyet... İslamdan başka nerede görülmüş bu denge? 

Gözleri standdaki örgülerde gezinirken, arkada asılmış bir posteri görmesiyle kanı dondu. Bir adam ve elinde bir poşet, poşetten çıkan insan uzuvları. Evladının uzuvları. 

Gözyaşları yanaklarını ıslatmaya başladığında sırtında bir el hissetti. Dönüp baktığında selam verdiği kadını gördü. İlgiyle gözlerine bakıyordu. Unutmayalım, dedi. Ne olursa olsun, dünya ne kadar güzel olursa olsun, bu babanın halini unutmayalım. 

Zira bir vücut gibiydi Ümmet. Bir parçası zarar görse tamamı bundan etkilendirdi. Unutamazdık, izi kalırdı. 

Kadına hüzünle gülümsedi. Unutmayalım, diye karşılık verdi. Ardından aldığı birkaç parçayı çantasına attı. Satıcının uzattığı broşüre baktı, sayıca fazlaydı. Niçin fazla olduğunu biliyordu. Gülümsedi ve hızlı adımlarla, elinde broşürlerle kahvecinin yolunu tuttu. 

Kafede sakin ve sıcak bir hava vardı. Siparişini verdikten sonra bir masaya oturup beklemeye başladı. Az evvel yaşadığı bu etkili hatırlatma, çaba veren insanlar ve soykırımı yaşayan mümin kardeşleri aklından çıkmıyordu. Broşürleri masaya bıraktı. Henüz onları nasıl dağıtacağına karar verememişti. Aslında etkili olacaklarından da emin değildi.  

Kahvesi hazır olunca ödemeyi yaptı ve dışarı çıktı. Biraz yürüdükten sonra masaya bıraktığı broşürleri unuttuğunu fark etti ve aceleyle geri döndü. İçeri girmeden gördüğü manzaraysa bir hayli şaşırtıcıydı. 

Küçük bir kız masadan aldığı broşürleri annesi ve babasına verdi. Bugün aşina olduğu hüzünlü tebessüm onların da yüzünü aydınlattı. Kızlarına bir şeyler anlatmaya başladılar ve küçük kız merakla onları dinledi. 

Dışarı vuran bu manzara kalbini yumuşattı. Gülümsedi yine. Dert edindiğin mesele her hareketinle sonuca varabilir, unutmakla bile... Yeter ki kalbim ve aklım aynı yönde, aynı derdin peşinde yürüsün, diye düşündü. 

Kütüphaneye kendinden emin, hızlı adımlarla vardı. 

Merdivenleri azimle çıktı.  

Kahvesinden bir yudum aldı ve besmele çekti. Çalışacaktı, yalnızca Allah için. Sonucu ne olursa olsun... Uyku, vakit, para... Ne pahasına olursa olsun yolda olacaktı. Geçici dünya yurdunda hesabını tutacağı tek şey, ahirette nerede olacağıydı. 

Bugün Gazze için, Doğu Türkistan için ve tüm Ümmet için nerede duruyor kimlerle beraberse, ahirette de o hal üzere olanlarla olmayı ümit ediyordu.

/Verâ

26 Aralık 2024 Perşembe

Hanım Sahabelerimiz Serisi -4- Hz. Rümeysa bint Milhan Sabrın Edasıyla Teslimiyet


İslam tarihinin en güçlü ve en güzel örneklerinden biri olan Hz. Rümeysa bint Milhan, İslam’ın ilk yıllarında, müslümanların yaşadığı zorluklarla mücadele eden, inançları uğruna her türlü fedakârlığı göze almış bir kadındır. O, sadece cesaretiyle değil, aynı zamanda teslimiyetinin ve sabrının da simgesi olmuştur. Onun hayatı, müslüman kadınlara ilham veren bir hikaye olup, Allah’a tam bir teslimiyetin ne anlama geldiğini gösteren en değerli örneklerden biridir.

İslam’a İlk Adım

Hz. Rümeysa, Medine'nin saygın ailelerinden birine mensuptu. Annesi Hz. Ummu Haram bint Milhan, sahabîlerden olup, Peygamber Efendimiz’in (sav) yakınlarına da akraba idi. İslam’a ilk adımını atanlardan biri olarak, Peygamber Efendimiz’i (sav) Medine’de karşılayan sahabelerden biri oldu. Kendisinin de ilk İslam'ı kabul edenlerden olması, onun inanç yolundaki samimiyetinin göstergesidir.

Fedakârlık ve Teslimiyet

Hz. Rümeysa, İslam’ı kabul ettikten sonra, bir müslümanın ruhsal ve bedensel teslimiyetini en güzel şekilde sergilemeye başladı. O, yaşadığı zorluklara rağmen Allah’ın emirlerine itaat etmeyi bir görev bilmişti. Özellikle, Müslümanların Mekke’de zulme uğradığı, savaşların yaşandığı yıllarda, Hz. Rümeysa'nın yaşamı büyük bir teslimiyetin sembolüydü.

Bir kadın olarak, zaman zaman hayatta kalma mücadelesi verirken, bir anne olarak çocuklarına doğru yolu öğretmeye devam etti. Hem eşine hem de çocuklarına olan sevgisi ve bağlılığı, Allah’a ve Resûlüne duyduğu derin sevgiyle şekillenmişti. Rümeysa, her türlü zorluk karşısında Allah’a olan inancını yitirmedi, teslimiyetini hiç sorgulamadı. Onun hayatı, iman ve teslimiyetin bir arada nasıl yaşanabileceğine dair örnekler sunar.

Savaşlardaki Cesareti

Hz. Rümeysa’nın teslimiyetine, özellikle Uhud Savaşı’nda tanık oluruz. Uhud’da, kocası ve oğlu ile birlikte savaşan Rümeysa, savaşın zorlu koşullarında gösterdiği cesaretle adından söz ettirdi. Oğlunun şehit olduğunu öğrenince, acısını yüreğinde hissetti fakat teslimiyetini kaybetmedi. Bu acı, onun Allah’a olan bağlılığını güçlendirdi. “Bu, Allah’ın takdiridir,” diyerek teslimiyetini ve sabrını ortaya koydu.

Daha sonra, kocasının şehit olması haberi de Rümeysa'yı derinden sarstı ama yine de aynı şekilde teslimiyetini sürdürdü. Bir annenin, eşinin ve bir müslüman kadının gösterdiği en yüksek fedakârlığı sergileyen Hz. Rümeysa, her şeyin Allah’ın takdiri olduğuna inandı ve bu düşünceyi kalbine yerleştirdi.

Teslimiyetin En Güzel Örneği

Hz. Rümeysa bint Milhan, İslam’a olan bağlılığını ve teslimiyetini, tüm hayatı boyunca büyük bir sabır ve azimle yaşadı. Onun hayatı, bizlere Allah’ın rızasına ulaşmak için yalnızca güzel bir niyetin değil, aynı zamanda o niyeti sabır ve azimle gerçekleştirme kararlılığının önemini öğretiyor.

Teslimiyet, yalnızca dua etmekle ya da bedensel ibadetlerle sınırlı değildir. Gerçek teslimiyet, hayatın her anında, her durumda Allah’a güvenerek ve O’nun takdirine boyun eğerek yaşamakla mümkündür. Hz. Rümeysa bint Milhan’ın hayatı, tüm bu değerlerin bir arada yaşandığı, ilham veren bir örnek olmuştur.

Sonuç: Bir Kadının Gücü ve İnancı

Hz. Rümeysa’nın hayatı, müslüman kadınlar için bir modeldir. Onun teslimiyeti ve cesareti, sadece bir kadının değil, her bir müslümanın sahip olması gereken bir özellik olarak karşımıza çıkmaktadır. İslam’ın ilk yıllarında, en zor zamanlarda bile, Hz. Rümeysa her durumda teslimiyetini ve inancını koruyarak, tarihe adını altın harflerle yazdırmıştır. Bizler de onun örneğinden ilham alarak, zorluklarla karşılaştığımızda teslimiyetimizi ve sabrımızı elden bırakmamalıyız.

/Asfa Akmer


6 Haziran 2023 Salı

Hanım Sahabelerimiz Serisi -3- Hz. Ümmü Seleme Bint Ebi Ümeyye (ra)

 


DİRAYET TİMSALİ ÜMMÜ SELEME BİNT EBİ ÜMEYYE ( R.A)

Hayatından kısaca bahsetmeden önce belirtmek isterim ki sahabe efendilerimizin hayatlarını öğrenmek ve bilmek biz müslümanların hayatını kolaylaştıracak ve aynı zamanda Peygamber Efendimizi (sav) daha iyi anlamamızı sağlayacak ve O'na ,sünnetine daha da bağlı birer müslüman haline getirecektir inşallah. Çünkü onlar hadislerin birer taşıyıcısı olmaktan ziyade Peygamber Efendimiz(sav)’in döneminden bu döneme birer bağ ve köprü mahiyetindedir. Bu nedenle böyle güzel,inci taneleri gibi değerli olan sahabe efendilerimizin hayattaki tecrübelerinden ,olaylar karşısındaki duruşlarından haberdar olmak elbetteki çok faydalı bir iş olacaktır.Bu vesileyle ben de sizlere Ümmü Seleme(ra)validemizi anlatmış olayım .Kendisi Peygamber Efendimiz ( s.a.v) ile evlenmeden önce Peygamber Efendimizin süt kardeşi ve halası Berre binti Abdulmutalibin oğlu Ebu Seleme el- Mahzuni ile evlendi. Kocası İslamı kabul eden 11. kişi, kendisi de 12. kişidir.Kendisi 13 annemiz içerisinde Hz. Hatice’den sonra ilk iman edenlerdendir .Ve Aişe annemizden sonra en çok hadis rivayet eden biridir. Aişe annemizden 2210, Ümmü Seleme annemizden ise 378 hadis rivayet edilmiştir.Okuma bilen iki annemizden biridir. Okuma yazma bilen Hz. Hafza ;sadece okuma bilen ise Hz Aişe ve Hz.Ümmü Seleme'dir.Kendisi ilime önem verdiği gibi çocuklarını da Alim ve Alime yapan validemizdir.

Kendisi Cebrail aleyhiselamı insan suretinde gören validemizdir ve Hz. Hatice'den sonra İslam ve iman yolunda en fazla bedel ödeyen annemizdir.İlk eşiyle beraber iki defa hicret ediyor ve orada iki erkek bir kızı oluyor. Daha sonra iki kızı daha oluyor. Habeşistan hicretinden sonra bu sefer Yesrib hicreti için hazırlanırlarken iki tarafın da ailesi engel olmaya çalışıyor. Bundan dolayı Ebu Seleme oğlu ömeri de alıp Yesrib'e doğru yola çıkarken kendisi Mekke'de kalmak zorunda kalıyor ve İslam uğruna ilk bedeli de ödemiş oluyor. Nitekim bir annenin evladından ve eşinden ayrı kalması hele ki o şartlarda takdir edersiniz ki çok ağır olmalı. Yine aynı şekilde kocasının ailesi bununla yetinmeyip diğer oğlunu da elinden alıyor. Zamanla aileden merhametli biri oğlunu ona teslim eder ve bununla birlikte zaman kaybetmeden yola koyulmaya kalkan Ümmü Seleme (ra) ı gören Osman bin Talha ona Medine'ye kadar eşlik ediyor ve yıllar sonra müslüman olacak bu genç için Ümmü Seleme(ra) : “Ben Arabın içerisinde ondan daha edepli, ondan daha iffetli ve ondan daha mürvetli birini görmedim.“ diyecek.

Medine'ye hicretlerinden sonra bir süre orada kalmış ve Medine'deki hayatları boyunca örnek bir aile duruşu sergilemişlerdir. Çocuklarına ahlakı en güzel bir şekilde öğretmiştir. Aile sofralarını birer suffa gibi görüp çocuklarıyla en güzel şekilde muhabbet edip ,onlara birer örnek olmuşlardır( Sofranın suffa olarak kullanması şöyle ki; sofra aile için sohbet etmek ve birbirini dinlemek için şüphesiz en iyi ortam ki kendileri bu vesileyle çocuklarını dinleyip onlara günlük yaşantılarındaki eksiklerini ve doğrularını konuşup öğüt verirlermiş). Yine rivayet edildiğine göre ; bu şekilde ,sofra başında , Ebu Seleme Ümmü Selemeye : “Resulullah Efendimizin : "Eğer bir kadının kocası kendisinden daha önce ölürse, evlenmez iffetini korur namusuna sahip çıkarsa Allah cennette o kocasıyla o eşi birbiriyle kavuşturur.” rivayetinden sonra Ümmü Seleme, Allah gecinden versin ama sen ölürsen andolsun ki ben evlenmeyecem demesinin üzerine Ebu Seleme: "Acele etme. Allah Rasulu bu sözü söyledi ama ben biraz farklı anlıyorum. Biliyorsun ben şahadet diye dua ederim. Olur da ben şehid olursam Allah sana benden daha hayırlı bir nasip verecektir.” ve o an ellerini açıp dua edecektir Ümmü Seleme için. Ebu Seleme Uhud sırasında yaralanır ve iyileşir. Çıktığı başka bir seferde tekrar yaralanır ve bu sefer yarası daha da derinleştiği için kötüleşir ve hastalanır.  Efendimiz (sav) onu ziyaret edince vefat eder ve göz yaşları içerisinde defnedilir. Peygamber Efendimiz Ümmü Seleme'yi teselli ederken şöyle bir dua et der kendisine : “Allah'ım bana gönderdiğin müsibetin ecrini bana nasip eyle ve o musibetin arkasından bana hayrı ulaştır.” Ümmü Seleme  Peygamber Efendimiz (sav)in nasihati üzerine hayatı boyunca bu duayı dilinden düşürmez. Ebu Seleme'nin vefatından sonra nice kişi validemiz (ra)ile evlenmek ister ama kendisi onları reddeder. Bunun üzerine son olarak Peygamber Efendimiz ona talib olur. Burada bir parantez açmak istiyorum. Bugünlerde İslam'daki çok eşlilik çokça tartışılır vaziyette fakat islam önceki cahiliye döneminde çoğu erkeğin sayısı onları aşan eşleri olduğu için Nisa suresi 3. ayet belli bir sınıra indirmiş ve en fazla 4 kadınla evlenebilirsiniz demiştir. Burdaki tek istisna Peygamber Efendimiz ( sav) dir. Çünkü hadislerin bugüne ulaşabilmesi için evli olunan kişiden rivayet edilmesi en iyi yoldur. Aslında Peygamber Efendimiz Hz.Hatice'yle evliyken tek eşliydi ve 25 yıl boyunca tek evli olarak kalmıştır. Peygamberliğin verdiği sorumlulukla daha sonraları diğer eşleriyle evlenmiştir. 

Ümmü Seleme annemizin hayatına gelecek olursak; Resûl-i Ekrem isabetli görüşleri sebebiyle Ümmü Seleme’nin fikrini alırdı. Meselâ Hudeybiye Antlaşması’nda Mekkelilere büyük tâvizler verildiğini düşünen Müslümanlar üzüntü içinde iken Resûlullah onlara kurbanlarını Hudeybiye’de kesmelerini ve tıraş olmalarını emrettiği ve bunu üç defa tekrarladığı halde hiç tepki vermediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Ümmü Seleme’nin yanına giderek üzüntüsünü dile getirdi. Ümmü Seleme ona dışarı çıkıp kurbanını kesmesini ve kendisini tıraş ettirmesini, ardından ashabının da mutlaka bu davranışlarını izleyeceğini söyledi. Hz. Peygamber onun tavsiyesini uyguladı ve gerçekten Ümmü Seleme’nin dediği gibi oldu (Buhârî, “Şürûṭ”, 15). Bunun gibi daha birçok olayda Peygamber Efendimiz Ümmü Seleme annemizin görüşünü almıştır.Hiçbir zaman menfaatle konuşmamış, daima merhametle davranmıştır. Ahzap suresi 33 .ayet Ümmü Seleme’nin odasında iken nâzil olmuş, Resûlullah da orada bulunan veya sonradan gelen Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin’i abasının altına alarak, “Allahım, bunlar benim Ehl-i beytimdir. Onları günahlarından temizle!” diye dua etmiş. Bunun üzerine Ümmü Seleme kendisinin Ehl-i beyt’ten olup olmadığını sormuş. Peygamber ona; "Sen zaten kendi yerindesin. Sen hayır üzeresin”  şeklinde cevap vermiştir. Cemel vakası olduğu zaman da her iki taraf için de çabalamıştır. Ve Hz. Aişe'yi ikna etmeye çalışıp merhametli ve şefkatli olmasını iletmiştir. Ümmü Seleme en son vefat eden annemizdir. Hicri 61'de vefat eder, kerbelanın olduğu yıl . 10 muharrem gecesi Peygamber Efendimizi rüyasında görür. Rüyasından sonra haberci gönderir kerbelaya ve haber gelene kadar ya Hüseyin diye söylenir..

Hayatı boyunca doğru yol üzere olan Ümmü Seleme annemizin hayatından çeşitli dersler çıkarabiliriz:

1- İdeal bir eşin nasıl olmasını öğrenmek istiyorsan, iman ettiğin Peygamberinin hayatına iyice müracaat etmelisin. O (sav) Allah’tan vahiy alan, fetanetin zirvesinde olan, Cebrail ile canlı bir bağ kuran biri olmasına rağmen, hanımlarına değer verip istişare ediyorsa, sen nasıl başka bir yol arayabilirsin ki?

2- İdeal bir hanımın nasıl olmasını öğrenmek istiyorsan, yeryüzünün en güzel örnekleri olan sahabenin hayatına iyice müracaat etmelisin. Vahyin canlı tanıkları olan, Peygamberin terbiyesinde yetişen, davranışlarına göre ayetler inen o neslin hanımları, eşlerine itaat edip, belli hususları korumuşlarsa, sen nasıl başka bir örnek arayabilirsin ki?

3- İdeal bir annenin nasıl olmasını öğrenmek istiyorsan, kıyamete kadar gelecek tüm müminlerin anneleri olan, Peygamber hanımlarının hayatlarına iyice müracaat etmelisin. Meleklerin gezdiği o evde, eğer onlar kamil manada annelik yapmış, binlerce mümini yetiştirmiş ve buna rağmen hiçbir vazifelerini ihmal etmemişlerse, sen nasıl başka bir rehber arayabilirsin ki?

4- İdeal bir talebenin nasıl olmasını öğrenmek istiyorsan, en güzel örneğin, en güzel örnekleri olan, Suffa Mektebi’nin talebelerinin hayatlarına iyice müracaat etmelisin. Temelinde sağlam bir imanın ve sarsılmaz bir ihlasın olduğu, bilgi öncelikli değil, amel öncelikli bir tedrisatın yapıldığı, müfredatının Kur’an ve Sünnet olduğu bir örnek dururken, sen nasıl başka yerlerde derdine derman arayabilirsin ki?

5- İdeal bir dostun nasıl olmasını öğrenmek istiyorsan, en ağır imtihanlara maruz kalmasına rağmen, hakkaniyetten ve vefadan yüz çevirmeyen Ehli Beyt’in mensuplarının hayatlarına iyice müracaat etmelisin. Kur’an: “Sadıklarla beraber olun” demişse, Peygamber: “Size iki ağır emanet bırakıyorum; Allah’ın kitabı ve benim Ehli Beytim” demişse, sen nasıl başka yerlerde kendine dost arayabilirsin ki?

Canı ve malı pahasına Efendimiz (sav) e olan bağlılıklarını gösterip bu yolda her daim onun yanında yer almış olan  sahabe efendimizden bir tanesi … Her birinin ayrı ayrı böyle güzellikte kalbe dokunan ,yolu aydınlatan hikayeleri var. Yeter ki biz gönlümüzü onlara açıp  ne almak istediğimizi bilelim ve onun için dua edelim. Allah  işiten, bilen ve duyandır. Şüphesiz ki O, ol der ve olur . Vesselam veddua J

“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen”

(Şeyh Galip, 1757-1799) 42 yaşında vefat etmiş ,kısacık ömrüne ne güzel şeyler sığdırmış. Rabbim bizlerin de ömrünü verimli ve bereketli kılsın.

 /ROSALİNDA

Kaynakça

-İslam ansiklopedisi

-Muhammed Emin Yıldırım ( Ümmü Seleme (ra))

27 Mayıs 2023 Cumartesi

Hanım Sahabelerimiz Serisi -2- Hz. Hatice

 

RİSALET DAVASININ ANNESİ HZ. HATİCE

 “Semanın en hayırlı hanımı İsa’nın annesi Meryem, yeryüzünün en hayırlı hanımı ise Hatice’dir.” [1]

“Ben O’nun (Hatice’nin) sevgisiyle rızıklandırıldım.” [2] buyuruyor Efendimiz aleyhisselam. Rızık nedir sevgili okur? Yaşam için elzem değil midir? Bu sevgi o kadar mukaddes, kıymetli bir sevgi ki Efendimiz aleyhisselatu vesselam onu rızık olarak nitelendiriyor. Sevgisinin kocasına rızık olduğu, yeryüzünün en hayırlı hanımını biraz daha yakından tanıyalım Allah’ın izniyle.

Hatice isminin anlamı erken doğan kız çocuğu. Beklenilen vakitten erken dünyaya gelmesinden dolayı babası ona bu ismi vermiştir. Kız çocuğu olduğu için yüzü kızaran, kız çocuğunu kabul edip bunun yüz karalığı(!) ile yaşamak mı yoksa diri diri toprağa gömüp bu dertten kurtulmak mı diye tercih yapılan berbat bir dönemde Hz. Hatice validemiz doğduğu zaman onun şerefine babası yemek ziyafeti vermiş. Ancak asalet sahibi insanlar kız çocuklarının kıymetini bilirler. Hz. Hatice validemiz işte böyle asil bir aileye mensuptu. Soyu hem annesi hem babası tarafından Peygamber Efendimiz aleyhisselamın soyu ile birleşiyordu. İki kez dul kalmasına ve o güne kadar üç çocuk doğurmasına rağmen, tüm Mekke’nin kendisi ile evlenmek için sıraya girecek kadar güzel birisiydi. Dirayetiyle, cesaretiyle, vefasıyla, vakarıyla, fedakarlığıyla ve merhameti ile zirveleri zorlayan bir hanımefendiydi. Bir de Peygamber ailesine hanım olarak daha da şereflendi. Hatice validemizin yaşadığı hayat tek kelime ile: Peygamber evine nasıl sultan olunur? sorusunun cevabı niteliğindedir. Hz. Hatice evde Peygamberimizin bir dediğini iki etmiyor, kendi elleri ile ona hizmet ediyor. Peygamber Efendimiz aleyhisselam ise ev işlerinde elinden geldiğince ona yardım ediyordu. Aralarında büyük bir aşk ve muhabbet vardı. Öyle ki şuandaki evliliklerde Efendimiz aleyhisselam ile Hz. Hatice’nin muhabbetinden istiyoruz diye dualar ediliyor. 

Efendimiz aleyhisselam kırk yaşına yaklaştığı zaman yalnızlık ona sevdirildi. Mekke’nin putperest hayatı hem O’nun hem de hanımın gönlünü darlıyordu. Hira dağına çıkıp bir müddet orada uzlete çekilir olmuştu. Hira'ya çıkmanın zorluğuna, yaşının ileri olmasına rağmen Hatice validemiz O’na yemek götürürdü. Bazen Efendimiz aleyhisselam onun geldiğini görür dağın eteklerinde onu karşılar, orda otururlardı. Efendimiz aleyhiselam bu süreçte hayatı tefekkür eder, bir nevi vahyin gelişine hazırlanırdı. İlk vahiy geldiğinde, “OKU!” emri geldiğinde korku ile gelip Haticesine sığınmıştı. Beni örtün, beni örtün demişti. Hz. Hatice validemiz ise O’nu hiç sorgulamadan, darlamadan dediğini yerine getirip sakinleşmesini beklemişti. Peygamberimiz kendine geldiğinde başından geçenleri ona anlatmıştı.  Peki bu durumda Hz. Hatice ne yapmıştı? Acaba bazılarının yaptığı gibi eşinin başından geçen zorlu bir olayı basite almış, umursamamış, haşa onun her zamanki hali deyip kestirip atmış mıydı? Hayır! Kocasını çok iyi tanıyan, güzel ahlaklı asalet sahibi bir hanımefendi olarak kendine yakışır şekilde davranmış ve şöyle demişti: “ Asla endişelenme ey Efendim! Allah seni kesinlikle zayi etmeyecektir. Sen akrabalarını koruyup gözetirsin. Düşkünlerin elinden tutarsın. İhtiyacı olanların ihtiyaçlarını karşılarsın. Misafirlerine her türlü ikramı yaparsın. Hakkın yanında yer alır, hakkın ikamesi için çalışırsın.” [3] Burada Hatice validemizin büyüklüğünü, olgunluğunu ve metanetini görüyoruz. Ve bu yaşadığı olayı ilim sahibi amcasının oğlu Varaka bin Nevfel’e anlatmayı teklif etmesiyle onun ferasetini görüyoruz. Artık nübüvvet başlamış ve onları çetin günler bekliyordu. Sevgili okur, çetin günlerden geçsek de Allah ile beraber olduğunu hissetmek o acılara ne güzel merhem oluyor. İnsanın Rabbine duyduğu yakınlığı o günlerde zirvede oluyor. Seni bilmem ama benim için en güzel şey; Rabbimle beraber olduğumu hissetmek, O’nun sevgisini, beni gözettiğini kalbimin en derinliklerine varana kadar hissetmek. Yaşadığım acı ne olursa olsun Allah beni üzmek istemiyor, seni de üzmek istemiyor. Bize öğretmek istediği bir şeyler, verdiği imtihanı ile bir muradı var.

Bu gözle bakarsan ancak imtihandan alman gereken mesajları alabilirsin. Benim yaşadığım olayda nasıl bir hayır, nasıl bir mesaj olabilir ki, deme. “Allah’ım imtihanım ağırlaşmadan, verdiğin ilk mesajlarda anlamam gerekeni bana öğret, kolaylaştır ve ondan ders çıkarıp kendimi onarmamı ihsan et” diye dua et.

Bir gün yine Hz. Hatice validemiz mağaraya azık getiriyordu. Cebrail aleyhisselam Efendimiz aleyhisselema Hatice’nin gelişini haber verdi ve dedi ki: “ Ya Resulullah! Gelen Hatice’dir. Rabbim, çekmiş olduğu bunca sıkıntı ve göstermiş olduğu bunca fedakarlığa karşı ona selam söylüyor ve ona cennette, ne bir gürültü ne bir yorgunluk bulunan inciden donatılmış bir saray müjdeliyor.” Efendimiz aleyhisselam Hz. Hatice gelince ona bu müjdeyi verdi. O da çok sevindi ve şöyle mukabelede bulundu: “Selam Allah’tır. Selam O’ndandır. Selam Allah’a, O’nun büyük meleği Cebrail’e ve senin üzerine olsun ya Resulullah.” [4] Çekilen sıkıntının, gösterilen fedakarlığın mükafatına bakar mısınız... Belki biz Hatice olamayız ama onun yolunu yolumuz yapıp arkasından gidebiliriz. Belki bu şekilde Allah’nın rahmetini, merhametini celbedebiliriz.

Davet günleri başladığında Hz. Hatice validemiz canıyla, malıyla elinden gelen tüm hizmetleri yapıp Efendimiz aleyhisselama destek olmaya çalışıyordu. Aynı zamanda O’nun eşi olarak manevi, psikolojik desteği her daim vermeye çalışıyordu. Hz. Hatice tüm varlığını Allah yolunda harcadı. Onun mal varlığı hiç de azımsanacak kadar az değildi. Hatta bir dönem Hatice validemizin Şam’a tek başına gönderdiği ticari kervan, Mekke’nin tamamının gönderdiği kervandan daha büyüktü.  

Mekkelilerin yaptıkları işkenceler her geçen gün daha da artıyor, şartları zorlaştırıyordu. Ama İslam halkası tüm bu engellemelerine rağmen halka halka büyüyordu. Onun büyümesinin önünü alamayan müşrikler bu sefer boykot kararı aldı. Müslümanlarla her türlü alışverişi yasakladılar. İşte bu dönem zarfında tüm varlığını risalet davası uğrunda harcadı. Zorlu boykot döneminde Efendimiz aleyhisselam önce amcası Ebu Talip’i kaybetti. Onun ardından Hz. Hatice’nin hastalığı başladı. Hüzün yılı denecekti o sene için. Hz. Hatice validemizin hastalığı üç gün sürecekti. En son gündü; Efendimiz aleyhisselam Hatice’sinin başında durmuş ağlıyordu. Evlendiği ilk zamanlardaki Hatice’nin varlığını hatırladı. Şimdi ise çadırvari bir evde hayata veda edecekti. Hatice’sinin ellerinden tuttu: “Benim yüzümden ey Hatice’m, hep benim yüzümden bunca sıkıntının muhatabı oldun. Sen daha iyi hallere layık iken ben seni rahat ettiremedim.”[5] dedi. Hz. Hatice ise efendisini teskin etmeye çalışıyor: “Hayır, ey Efendim! Allah benim için en güzelini nasip etti ve ben bu halimden hiçbir zaman sıkıntı duymadım.” diyecektir.

Hz. Hatice’nin yeri vefat ettikten sonra bile her zaman Efendimiz aleyhisselam için çok değerli olmuştu. Onun vefatının ardından onun akrabalarını, arkadaşlarını hep gözetirdi. Yıllar sonra bile Hz. Hatice’nin kız kardeşi Hale geldiğinde izin istemesinin Haticesinin izin isteyişi ile aynı olduğunu hatırladı ve gelenin kim olduğunu henüz bilmeden izin isteyişinden dolayı; bu izin isteyiş Hatice’nin izin isteyişi, Allah’ım ne olur gelen Hale olsun, deyip vefakarlığını bir kez daha göstermişti. Öyle ki Hz. Aişe validemiz zaman zaman bu durumu kıskanırmış. Bir gün dayanamaz ve der ki: “Ya Resulullah! Nedir hep Hatice, Hatice! deyip duruyorsun? Allah şimdi ondan daha hayırlısını ve gencini sana nasip etmişken sen yine de hep Hatice Hatice diyorsun.” Bir anda Efendimiz aleyhisselamın mübarek yüzünün rengi değişir, gadaplanır ve Aişe’nin şahsında Hatice’nin değerini aleme duyurmak adına şöyle der: “Vallahi Allah Hatice’den daha hayırlısını bana nasip etmedi. Herkes beni yalanlarken o beni doğruladı. Herkes kapıları yüzüme kapatırken o kapısını bana açtı. Herkes beni malından mahrum ederken o malıyla mülküyle risalet davasını destekledi. Şimdi söyleyin, onun gibisi var mı?”[6]

O Allah Resulü’nün ilk eşi idi, ilk çocuklarının annesi idi, ilk yoldaşı idi, ilk sırdaşı idi, ilk tasdik eden idi, Allah Resulü’nün arkasında ilk namaz kılandı… Birçok şeyin ilki idi. Selam olsun ona ve onun yolunda gidenlere. Allah bizlere de onun yolunda gidenlerden olmayı ihsan etsin.

“Hanımlar aleminin en hayırlıları şu dört hanımdır: İmran’nın kızı Meryem, Huveylid’in kızı Hatice, Muhammed’in kızı Fatıma ve Firavun’nun hanımı Asiye.” [7]

/Müberra

KAYNAKÇA

 [1]Buhari, Ehadisi’l-enbiya,3

[2]Müslim, Kitabü’l Fedail,75

[3] Buhari, Bed’i’l-Vahy,3; İbn Sa’d, Tabakat, I, 195

[4] İbn Abdilberri el-İstiab, IV, 381

[5] Heysemi, Mecmau’z- Zevaid, IX,218

[6] Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI,117

[7]Buhari, Ehadisi’l Enbiya, 27; Tirmizi,3878

Bu yazıda Muhammed Emin Yıldırım’ın Risalet Davasının Annesi Hz. Hatice adlı kitabından alıntılar mevcuttur.

20 Mayıs 2023 Cumartesi

Hanım Sahabelerimiz Serisi -1- Hz. Şifa binti Abdullah ve Maharet

















Bismillah

On parmağında on marifet deyince aklınıza hangi marifetler geliyor?

Dil öğrenmek, bir spor dalında gelişmek, enstrüman çalmak, yemek yapmak, çocuk yetiştirmek...Ve daha niceleri...

Gelin birlikte bu yazımda marifetlere, kabiliyetlere, meziyetlere ve tüm bu nimetlere farklı bir açıdan bakalım.

Allahuteala her kuluna meziyetler, nimetler lütfetmiştir. Benim bir kabiliyetim yok diyorsanız henüz keşfetmediniz demektir. O kullarına nimetler veren ve o nimetleri kulları üzerinde tamamlayacak olandır. (Yusuf/6)

O'nun hangi nimetini yalanlıyorsunuz? (Rahman suresi)

Meziyetler O'nun lütfudur. Bunlar verenin yolunda harcanmalı ki gerçek manada şükrü eda edilebilsin.

O'nun yolunda harcamak ne demek bunu Resulullah Aleyhisselam'ın gökteki yıldızlar dediği sahabelerden Hz. Şifa (ra)'yı tanıyarak görelim.

Hz. Şifa (ra) birçok meziyetleri, kabiliyetleri olan ve onları Rahmân uğrunda kullanmaktan çekinmeyen bir hanım sahabeydi.

Mesela Allahuteala'nın Celal isminin yansımalarını üzerinde öyle bir taşıyordu ki Allah'ın ona nimeti olan celadet sıfatının temsilcisi konumundaydı. Öyle ki Peygamber Efendimiz Aleyhisselam ona çarşı pazarın asayişini, düzenini, denetimini sağlama görevini vermişti. O Asrı Saadet'in ilk hanım mühtesibiydi. Mühtesip kelimesini günümüz mesleklerinden polis, zabıta gibi anlayabiliriz. 

O Asrı Saadet'in en gözde hanım doktorlarındandır. Asıl ismi Leyladır ancak kendisine Şifa ismi verilmiştir. Bunun nedeni ise yine Allah'ın esmasından olan Şifa isminin tecellilerini üzerinde taşıyor oluşudur. Bazı hadislerde uygulanmasının doğru olmadığını, bazı hadislerde uygulanabilir olduğunu gördüğümüz rukye yani hastalıklardan ya da ruhi baskılardan kurtulmak amacıyla dua yoluyla tedaviyi Hz. Şifa bizzat uyguluyordu. Hadislerde (haşa) çelişki olduğundan değil, rukye yaparken şifayı okuyan ya da okunandan beklemekle tevhid akidesine zarar vermek ya da ticari bir takım amaçlar gütmek gibi problemlerden ötürü bazı hadislerde uygulanmasının doğru olmayacağı belirtilmiştir. Böylesine ince bir noktada Hz. Şifa rukyeyi yapar ve hatta öğretirdi. Peygamber Efendimiz Aleyhisselam: "Ey Şifa! Hafsa'ya yazıyı öğrettiğin gibi nemle (karınca) rukyesini de öğret." buyurmuştur.

Efendimiz Aleyhisselam'ın hadisinden de anlayacağımız üzere o yazıyı da bilen ve öğretendi. Hz. Şifa Suffa Mektebi'nin ilk yazı muallimi ve Asrı Saadet'in ilk hanım hattatıydı.

Allahuteala Hz. Şifa'nın üzerindeki nimetleri tamamlarken o daha çok çalışmış bu nimetleri görüp rehavete kapılmamıştı.

Onun ihsanla yaptığı ameller şimdi bizlere de ulaştı ki rol modelimiz o olsun.

Evet maharet bir işte uzmanlaşmak, beceri kazanmaktır fakat aslolan bunları Allah yolunda harcayabilmek ve Allah'ın lütfettiği bu imkanları genişletebilmektir. 

Tüm müslümanlar olarak ortak nimetimiz imana ve şahsi kabiliyetlerimize bu pencereden bakabilmek duasıyla...

/Merdümgiriz

30 Ekim 2022 Pazar

Yolun Dönemeçleri Serisi -8- MÜCADELE DÜSTURU
















MÜCADELE DÜSTURU 

"Rahat etseydik bu dünyada, mücadelemiz de olmazdı." Hikmet Anıl Öztekin

Zahmetle, emekle elde edilenin ne kadar kıymetli olduğunu bilsek de mücadele etmeyi göze almak istemeyiz çoğu zaman. O yüzdendir ki rahatımızı bozan şeyler olunca, mevcut durumumuza zarar gelince mücadeleye itiyoruz kendimizi. Tabii bir de şu anki insanlığın huzursuzluğu, kaybolmuşluğu, dağınıklığı; naif gönlünü rahatsız eden güzel insanlar mücadele veriyorlar iyiliğin, afiyetin çoğalması adına. İşte ben de o insanları fark etmeye başlayınca gönül dünyamda bir ışık yandı. Eksik yanlarım dolmaya başladı. Çirkin olanı görünce: " Ben işimi halledeyim, benden sonrakiler ne yaparsa yapsın, bana ne." demeyip, " Benden sonra gelen insanlar bu çirkinlikle muhatap olmasın, onu düzeltivereyim." diye koşturan yüce gönüllü insanlar... Ve onların çalışmaları, projeleri... Üstelik bir de onun sadece geçici dünyasını değil, kalıcı dünyasını imar etmesine kendi ömründen vererek yardım edenler... Evet en başta Efendimiz aleyhisselam ve diğer peygamberler, onların güzide dostlarından haberim vardı. Ama kendi asrımda Allah'ın sevgili kullarının hayatını sadece okumayıp, hayatına döken, ciddi projeler yapan, koşturan insanları görmek beni derinden etkiledi. Ve beni de harekete sevk etti. 

"Ey Allah adına koşanlar, daha hızlı koşun!" Hasan el Benna' nın bu sözüyle de daha hızlı koşturmak gerektiğini anlıyoruz. Koşalım kendimizi bulmak için. Ve koşalım kaybolmuş insanlığı geri bulmak için...

Hikmet Anıl Öztekin' in yüreklere dokunan bir videosunu metin hâline getirmiştim. Kendim arada bakarım. Videonun adı: "Bu Sohbeti Özellikle Sen İzle". Ve sevgili okur, tabii ki sen de izle. ;) Hikmet abi videoda daha duygulu ifade ediyor. Ben de buraya metnini bırakıyorum;

"Sen bu dünyada gelip geçici şeylere değil, bu tüm meseleler içinde olabilecek en büyük mesele ile ilgilen derttaş. Bir gün öyle, bir gün böyle bir meseleye değil; yaratılan ilk atomdan beri hiç değişmemiş olan meseleye sarıl. Çünkü bizim O'ndan başka kimsemiz yok. Kimse yoksa O var. Kimse duymasa O duyar. Bizim sarılacak insanlara ihtiyacımız yok ki. Bizim sarılacak O'nun yolunda bir derde ihtiyacımız var. Unutma kardeşim, bir insanın ne kadar ailesi yoksa, ne kadar kimsesi yoksa, ne kadar konuşacak kimsesi yoksa, ne kadar derdini dinleyecek kimsesi yoksa o kadar Allah'ı vardır. Ve unutma! Bu dünyada elini, kalbini, dilini haramdan sakınanların avuçlarına ettiği dualar gün gelecek kabul olacak. Yarın dışarda kimsesiz sokaklara sadece O'nun yoluna sarılmış, tertemiz yüreklere kar yağacak. Issız sokaklara küsme sakın derttaş. Belki bu ıssız dediğimiz sadece O'na meyledelim diye yine O'nun tarafından ıssızlaştırılmıştır. Bak kokla! Buz gibi eserken hava, inananların burnunda tarçın kokusu..." 

/Müberra


Videoya ulaşmak için: Bu Sohbeti Özellikle Sen İzle


26 Ekim 2022 Çarşamba

Yolun Dönemeçleri Serisi -7- BİRTAKIM SIZILAR




Birtakım Sızılar


Bozkırın ortasında kalakalmışım

Çaresiz bedenim, dolu zihnimle.

Bozkırda kış kadar kurak ve ayazım.

Her yarayı içine atmış,

Bazen aldatmış

Bazen aldanmış

Olabildiğince karmaşık ve anlamsızım.

Temiz kaldırımlarda yürümek yerine

Çamurlu çukurlarda

Bile isteye debelenmiş,

Elbisemi toza çamura bulamışım.

Annemin binbir emekle yıkadığı elbisem...

Babamın alın terinden elbisem...

Çamur ettim onu

Hem de biraz yıprattım.

Eskisi gibi olur mu?

Bilemem.

Biraz el açıp dua etsem

Hem elbisem hem de şu karmakarışık zihnim 

Temizlense...

Ben ve vicdanım huzur bulsak yeniden. 

Ya da sadece dua etsem ve

Cennette yeni bir elbisem olsa... 

Zaten hiç kirletmemişim gibi

Mutlu etse beni.

Kudretine merhametine 

Sana

Yalnız sana sığınıyorum

Bozkırın ayazı ve içimin yangını

Hiç peşimi bırakmazken.


/Bir Bibliyofil

Yeniden Serisi -2- Eleştiriden Öteye

  Eleştiriden Öteye 21. yüzyılın ilk çeyreğini yaşıyoruz ya da da bu çağdan geçiyoruz, onu deneyimliyoruz. Artık psikologlar, spiritüeller...